Hadis

Musa -aleyhisselam-'ın Hızır ile Olan Kıssası

Kaynak: HadeethEnc.com, Türkçe v1.71.0

Sahih HadisMuttefekun Aleyh

Arapça metin

عن سعيد بن جُبير، قال: قلتُ لابن عباس: إنَّ نَوْفًا البَكالي يزعم أنَّ موسى ليس بموسى بني إسرائيل، إنما هو موسَى آخر؟ فقال: كذبَ عدوُّ الله، حدثنا أُبَي بن كعب عن النبي صلى الله عليه وسلم: «قام موسى النبيُّ خطيبًا في بني إسرائيل، فسُئل أيُّ الناس أعلم؟ فقال: أنا أعلم، فعتب الله عليه، إذ لم يَرُدَّ العلم إليه، فأوحى الله إليه: أنَّ عبدًا من عبادي بمَجْمَع البحرين، هو أعلم منك. قال: يا رب، وكيف به؟ فقيل له: احمل حوتًا في مِكْتَل، فإذا فقدتَه فهو ثَمَّ، فانطلق وانطلق بفتاه يُوشِع بن نُون، وحملا حوتًا في مِكْتَل، حتى كانا عند الصخرة وضعا رءوسهما وناما، فانسلَّ الحوتُ من المِكْتَل فاتخذ سبيله في البحر سَرَبًا، وكان لموسى وفتاه عَجَبًا، فانطلقا بقية ليلتهما ويومهما، فلما أصبح قال موسى لفتاه: آتنا غداءنا، لقد لَقِينا من سفرنا هذا نَصَبًا، ولم يجد موسى مسًّا من النَّصَب حتى جاوز المكان الذي أُمِر به، فقال له فتاه: أرأيتَ إذ أوينا إلى الصخرة فإني نسيتُ الحوتَ، وما أنسانيهُ إلا الشيطانُ. قال موسى: ذلك ما كنا نَبْغي فارتدَّا على آثارِهما قصصًا. فلما انتهيا إلى الصخرة، إذا رجل مُسَجًّى بثوب، أو قال تَسَجَّى بثوبه، فسلَّم موسى، فقال الخَضِر: وأنَّى بأرضك السلام؟ فقال: أنا موسى، فقال: موسى بني إسرائيل؟ قال: نعم، قال: هل أتَّبِعُك على أن تُعَلِّمَني مما عُلِّمْتَ رُشْدًا قال: إنَّك لن تستطيع معيَ صبرا، يا موسى إني على علم من علم الله علَّمَنيه لا تعلمه أنت، وأنت على علم علَّمَكَه لا أعلمه، قال: ستجدني إن شاء الله صابرا، ولا أعصي لك أمرا، فانطلقا يمشيان على ساحل البحر، ليس لهما سفينة، فمرَّت بهما سفينة، فكلَّموهم أن يحملوهما، فعرف الخَضِر فحملوهما بغير نَوْل، فجاء عصفور، فوقع على حرف السفينة، فنقر نقرة أو نقرتين في البحر، فقال الخضر: يا موسى ما نقص علمي وعلمك من علم الله إلا كنقرة هذا العصفور في البحر، فعَمَد الخضر إلى لوح من ألواح السفينة، فنزعه، فقال موسى: قوم حملونا بغير نَوْل عَمَدتَ إلى سفينتهم فخرقتها لتُغْرِق أهلها؟ قال: ألم أقل إنك لن تستطيع معي صبرا؟ قال: لا تؤاخذني بما نسيتُ ولا تُرْهِقْني من أمري عُسْرًا -فكانت الأولى من موسى نسياناً-، فانطلقا، فإذا غُلام يلعب مع الغِلمان، فأخذ الخَضِر برأسه من أعلاه فاقتلع رأسه بيده، فقال موسى: أقتلتَ نفسا زكِيَّة بغير نفس؟ قال: ألم أقل لك إنك لن تستطيع معي صبرا؟ -قال ابن عيينة: وهذا أوكد- فانطلقا، حتى إذا أتيا أهل قرية استَطْعما أهلَها، فأَبَوْا أن يُضَيِّفوهما، فوجدا فيها جدارًا يريد أن يَنْقَضَّ فأقامه، قال الخضر: بيده فأقامه، فقال له موسى: لو شئتَ لاتخذتَ عليه أجرا، قال: هذا فِراق بيني وبينك». قال النبي صلى الله عليه وسلم: «يرحمُ اللهُ موسى، لوَدِدْنا لو صبر حتى يُقَصَّ علينا من أمرهما».

Çeviri

Saîd İbn Cubeyr haber verip şöyle dedi: Ben İbn Abbas’a, Nevfe'l-Bekâlî, Hızır'ın arkadaşı olan Mûsa, İsrâîloğulları'nın Musa'sı değildir; o başka bir Musa'dır diye iddia ediyor, dedim. Bunun üzerine İbn Abbâs -radıyallahu anhuma-: Allah'ın düşmanı yalan söylemiştir, dedi ve hadisi şöyle nakletti. Bize Ubey b. Ka'b -radıyallahu anh-, Peygamber -sallallahu aleyhi ve selllem-'den şöyle tahdîs etti: Musa Peygamber -aleyhisselam- İsrailoğulları içinde hutbeye kalkmıştı. Kendisine, insanların en âlimi kimdir? diye soruldu. O; en âlim benim, diye cevap verdi. Bu husustaki ilmi Allah en bilendir diyerek Allah'a döndürmediğinden dolayı Allah, onu azarladı da: "Evet, iki denizin birleştiği yerde benim bir kulum var, işte o senden daha âlimdir" buyurdu. Mûsâ-aleyhisselam-: "Ey Rabb'im, onu görmeyi bana kim tekeffül eder?" dedi. -Bazen râvî Sufyân: Ey Rabbim, ona nasıl yol bulayım? şeklinde söyledi. Ona: Bir balık alır ve onu bir zembil içinde taşırsın. Onu nerede kaybedersen o kulum işte oradadır, dedi. Bazen de aynı manâya olan "Semme" yerine "Semmeh" dedi. -Mûsâ -aleyhisselam- bir balık aldı ve onu bir zembil içine koydu. Bundan sonra Mûsâ -aleyhisselam- hizmetçi genci Yûşa' İbn Nûn ile birlikte gitti. Nihayet o kayanın yanına varınca başlarını yere koydular. Akabinde Mûsâ -aleyhisselam- uyudu. Bu arada balık debelendi ve zembilden çıkıp denize düştü. Ve deniz içinde kendine şaşılacak bir surette su künkü gibi (bir boşluk bırakarak) yolunu açıp gitti. Uyandıktan sonra o gecenin kalanı ile bütün gün yürüdüler. Nihayet sabah olunca Mûsâ-aleyhisselam- hizmetçisine: "Kuşluk yemeğimizi getir, yemin olsun biz bu seferimizden garip bir yorgunluk duyduk" dedi. Hâlbuki Mûsâ, Allah'ın emrettiği o yerin ötesine geçmedikçe yorgunluk duymamıştı. Hizmetçi delikanlısı, Musa'ya -aleyhisselam-'a: Gördün mü, taşın yanında barındığımız zaman balığı (yani balığın gittiğini haber vermeyi) unutmuşum. Bunu söylemeyi bana unutturan da Şeytan'dan başkası değil, balık deniz içinde şaşılacak bir surette yolunu tutup gitti. Balığın girmesi için suda bir oyuk meydana geldi. Deniz içinde böyle bir yolun açılması Mûsâ-aleyhisselam- ile hizmetçisince hayret edilecek bir şey olmuştu. Mûsâ-aleyhisselam- gence: "Zaten aramakta olduğumuz bu idi" dedi. Bunun üzerine kendi izleri üzerinde, izlerine baka baka geriye döndüler. Taşın yanına varınca bir de baktılar ki, elbiseye bürünmüş bir adam duruyor. Mûsâ -aleyhisselam- ona selâm verdi. O da selâmı aldı ve: "Senin bulunduğun yerde selâm nereden (yani nasıl olur)?" dedi. "Ben Musa'yım" dedi. O: "İsrâiloğulları'nın Musa'sı mı?" diye sordu. "Evet" dedi. Mûsâ (sonra yine söze başlayıp): "Sana öğretilen rüşt ve hidayetten bana bir şey öğretmen için senin yanına geldim" dedi. Hızır-aleyhisselam-: (Doğrusu sen benim beraberimde asla sabredemezsin.) "Yâ Mûsâ! Ben, Allah 'ın bana öğrettiği öyle bir ilim üzerindeyim ki, sen onu bilemezsin. Sen de Allah'ın öğrettiği, Allah ilminden öyle bir ilim üzerindesin ki, onu da ben bilemem, cevabını verdi." Mûsâ -aleyhisselam- ona: "Sana öğretilen ilimden bana da öğretmen için sana tâbi olayım mı?" dedi. O da: "Doğrusu sen benim beraberimde asla sabredemezsin. İçyüzünü kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredersin?" dedi. O da: "Allah dilerse beni sabredici bulacaksın, sana hiçbir işte karşı gelmeyeceğim" dedi. O: "Eğer bu suretle bana tâbi olacaksan ben sana anıp söyleyinceye kadar sen bana hiçbir şey sorma!" dedi. Bundan sonra deniz kıyısında yürüyerek gittiler. Yanlarına bir gemi uğradı. Kendilerini gemiye almaları için gemicilerle konuştular. Gemiciler Hızır'ı tanıdılar ve onları ücretsiz olarak gemiye aldılar. Onlar gemiye bindikleri zaman bir serçe kuşu geldi, geminin kenarına kondu ve denizden bir iki gaga su aldı. Hızır -aleyhisselam-, Musa -aleyhisselam-'a: "Yâ Mûsâ! Benim ilmimle senin ilmin, Allah'ın ilminden bu serçenin gagasıyla denizden aldığı su kadar bile eksiltmez." dedi. Derken Hızır -aleyhisselam-, eline bir balta aldı da gemi tahtalarından birini söktü. Râvî: Mûsâ -aleyhisselam- farkına varmadan Hızır keserle bir tahta sökmüştür, dedi. Musa -aleyhisselam- ona: "Sen ne yaptın? Adamlar bizi ücretsiz olarak gemilerine almışlarken sen gemilerine kastedip içindekileri batırmak için mi deliyorsun? Andolsun, sen büyük bir iş yaptın" dedi. Hızır-aleyhisselam-: "Sen beraberimde asla sabredemezsin demedim mi?" dedi. Mûsâ -aleyhisselam-: "Unuttuğum şeyden dolayı beni muaheze etme, şu arkadaşlığımızda bana güçlük yükleme" dedi. Hakikaten Musa'nın bu ilk muhalefeti Musa'dan bir unutma eseri olmuştu. Denizden karaya çıktıkları zaman, diğer çocuklarla birlikte oynamakta olan bir oğlana uğradılar. Hızır hemen o çocuğun başından tuttu ve onu eliyle şöyle kopardı. Râvî Sufyân, parmaklarının uçlarıyla sanki bir şey koparır gibi işaret edip göstermiştir. Mûsâ ona: "Tertemiz, masum bir canı diğer bir can karşılığı olmaksızın öldürdün ha? And olsun ki sen çok kötü bir şey yaptın." dedi. O zat: "Ben sana beraberimde asla sabredemezsin demedim mi?" dedi. Mûsâ-aleyhisselam-: "Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam benimle arkadaşlık etme; o takdirde tarafımdan muhakkak özre ulaşmışsındır" dedi. Yine gittiler. Nihayet bir memleket halkına vardılar ki, ora ahalisinden yemek istedikleri hâlde onlar, bunları konuk etmekten çekinmişlerdi. Derken yıkılmak isteyen bir duvar buldular. Hızır, bunu eliyle şöyle doğrultuverdi. "Râvî Sufyân, eliyle birşeyin üstünden mesheder gibi işaret etmiştir. Râvî Alî b. Abdillah el-Medînî: Ben Sufyân b. Uyeyne'den ancak bir kere "Meyledici" sözünü söylerken işittim, demiştir. Mûsâ -aleyhisselam-: "Bunlar, kendilerine geldiğimiz, bizlere yemek yedirmeyen ve bizleri ağırlamayan bir kavimdir. Sen onların yıkılmaya yüz tutmuş olan duvarına geldin de onu doğrulttun. İsteseydin elbet buna karşı bir ücret alırdın" dedi. O zât: "İşte bu, benimle senin ayrılışımızdır. Sana üzerinde sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim" dedi. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- kıssayı buraya kadar hikâye ettikten sonra-: «Ne olurdu sabredeydi de, aralarında geçecek haberlerini Allah bize kıssa yapaydı.» buyurmuştur.

Açıklama

Saîd b. Cubeyr haber verip şöyle dedi: Ben İbn Abbas -radıyallahu anhuma-’ya: Nevfe'l-Bekâlî, Hızır'ın sahibi olan Mûsâ, İsrâîloğulları'nın Musa'sı değildir; o başka bir Musa'dır diye iddia ediyor, dedim. Bunun üzerine İbn Abbâs -radıyallahu anhuma-: Allah'ın düşmanı yalan söylemiştir, dedi. Bu azarlama ve uyarma olarak söylenmiştir. Nevf hakkında bir kötüleme değildir. Çünkü İbn Abbâs -radıyallahu anhumâ- bu sözünü kızgınlık anında söylemiştir. Kızgınlık anındaki sözler genellikle gerçeği yansıtmaz. Onu yalanlaması, doğru olanı söylemediğinden dolayıdır. Bundan onun bu işi kasten böyle yaptığı anlaşılmaz. Sonra Nevf'in yalan söylediğine Ubey b. K'ab -radıyallahu anh- ile delil getirdi ve hadisi şöyle nakletti: Bize Ubeyy b. Ka'b-radıyallahu anh-, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'den şöyle haber etti: "Musa Peygamber -aleyhisselam- İsrailoğulları içinde hutbeye kalkmıştı. Kendisine: "İnsanların en âlimi kimdir?" diye soruldu. O; en âlim benim, diye cevap verdi. Musa -aleyhisselam- bunu, kendi bildiği üzere söylemiştir. Bu husustaki ilmi Allah en bilendir diyerek Allah'a döndürmediğinden dolayı Allah, onu azarladı da: "Evet, iki denizin birleştiği yerde benim, ismi Hızır olan bir kulum var, işte o senden daha âlimdir" buyurdu. Mûsâ-aleyhisselam-: "Ey Rabb'im, onu görmeyi bana kim tekeffül eder?" dedi. -Bazen râvî Sufyân: "Ey Rabbim, ona nasıl yol bulayım? şeklinde söyledi. Ona: Bir balık alır ve onu bir zembil içinde taşırsın. Onu nerede kaybedersen o kulum işte oradadır" dedi. Mûsâ bir balık aldı ve onu bir zembil içine koydu. Bundan sonra Mûsâ, hizmetçi genci Yûşa' İbn Nûn ile birlikte gitti. Nihayet o kayanın yanına varınca başlarını yere koydular. Akabinde Mûsâ -aleyhisselam- uyudu. Bu arada balık debelendi ve zembilden çıkıp denize düştü ve deniz içinde kendine şaşılacak bir surette su künkü gibi (bir boşluk bırakarak) yolunu açıp gitti. Uyandıktan sonra o gecenin kalanı ile bütün gün yürüdüler. Nihayet sabah olunca Mûsâ -aleyhisselam- hizmetçisine: "Kuşluk yemeğimizi getir, yemin olsun biz bu seferimizden garip bir yorgunluk duyduk" dedi. Hâlbuki Mûsâ -aleyhisselam-, Allah'ın emrettiği o yerin ötesine geçmedikçe yorgunluk duymamıştı. Hizmetçi delikanlısı, Musa -aleyhisselam-'a: "Gördün mü, taşın yanında barındığımız zaman balığı (yani balığın gittiğini haber vermeyi) unutmuşum. Bunu söylemeyi bana unutturan da Şeytan'dan başkası değil" dedi. Balık deniz içinde şaşılacak bir surette yolunu tutup gitti. Balığın girmesi için suda bir oyuk meydana geldi. Deniz içinde böyle bir yolun açılması Mûsâ -aleyhisselam- ile hizmetçisince hayret edilecek bir şey olmuştu. Mûsâ, gence: "Zaten aramakta olduğumuz bu idi" dedi. Bunun üzerine kendi izleri üzerinde, izlerine baka baka geriye döndüler. Taşın yanına varınca bir de baktılar ki, elbiseye bürünmüş bir adam duruyor. Mûsâ -aleyhisselam- ona selâm verdi. O da selâmı aldı ve: "Senin bulunduğun yerde selâm nereden (yani nasıl olur)?" dedi. Bu da o vakit o bölgede müslümanların olmadığının delilidir. Ben Musa'yım, dedi. Hızır -aleyhisselam-: "İsrâiloğulları'nın Musa'sı mı?" diye sordu. "Evet" dedi. Bu da peygamberlerin ve diğerlerinin Allah Teâlâ'nın onlara öğrettiği haricinde gaybı bilmediklerine delildir. Çünkü Hızır -aleyhisselam- gaybı bilseydi Musâ -aleyhisselam-'a sormadan önce onu tanırdı. Burası İbn Abbâs -radıyallahu anhuma-'nın hadisi zikretme sebebinin zikredildiği bölümüdür. Mûsâ -aleyhisselam- (sonra yine söze başlayıp): "Sana öğretilen rüşt ve hidayetten bana bir şey öğretmen için senin peşinden gideyim mi?" dedi. Dinin şartlarından olmadığı müddetçe şeriat sahibi bir peygamberin bir başkasından bir şey öğrenmesi peygamberliğine ters bir şey değildir. Şüphesiz ki rasûlün, mutlak olarak her şeyde değil, dinin asıllarında ve furularında gönderildiği şeyde en iyi bilen olması gerekir. Hızır -aleyhisselam-: "Doğrusu sen benim beraberimde asla sabredemezsin" dedi. Görünüşte hoş olmayan içyüzünü bilemeyeceğin şeyler yapıyorum. Sonra Musa'ya: "Ey Musa ben Allah'ın bana öğrettiği senin bilmediğin ilme sahibim" dedi. "Sen de Allah'ın sana öğrettiği benim bilmediğim ilmi biliyorsun" dedi. Musa -aleyhisselam-ona şöyle dedi: "Allah dilerse beni sabredici bulacaksın, sana hiçbir işte karşı gelmeyeceğim, dedi." Bundan sonra deniz kıyısında yürüyerek gittiler. Yanlarına bir gemi uğradı. Kendilerini gemiye almaları için gemicilerle konuştular. Gemiciler Hızır'ı tanıdılar ve onları ücretsiz olarak gemiye aldılar. Onlar gemiye bindikleri zaman bir serçe kuşu geldi, geminin kenarına kondu ve denizden bir iki gaga su aldı. Hızır, Musa'ya: "Ey Mûsâ! Benim ilmimle senin ilmin, Allah'ın ilminden bu serçenin gagasıyla denizden aldığı su kadar bile eksiltmez" dedi. Derken Hızır -aleyhisselam-, eline bir balta aldı da gemi tahtalarından birini söktü. "Mûsâ farkına varmadan Hızır keserle bir tahta sökmüştür" dedi. Musa -aleyhisselam-, ona: "Sen ne yaptın? Adamlar bizi ücretsiz olarak gemilerine almışlarken sen gemilerine kastedip içindekileri batırmak için mi deliyorsun? Andolsun, sen büyük bir iş yaptın" dedi. Hızır: "Sen beraberimde asla sabredemezsin demedim mi?" dedi. Mûsâ -aleyhisselam-: "Unuttuğum şeyden dolayı beni muaheze etme, şu arkadaşlığımızda bana güçlük yükleme!" dedi. Hakikaten Musa'nın bu ilk muhalefeti Musa'dan bir unutma eseri meydana gelmişti. Denizden karaya çıktıkları zaman, diğer çocuklar ile birlikte oynamakta olan bir oğlana uğradılar. Hızır hemen o çocuğun başından tuttu ve onu eliyle şöyle kopardı. Parmaklarının uçlarıyla sanki bir şey koparır gibi işaret edip göstermiştir. Mûsâ -aleyhisselam-ona: "Tertemiz, masum bir canı diğer bir can karşılığı olmaksızın öldürdün hâ? And olsun ki sen çok kötü bir şey yaptın" dedi. O zat: "Ben sana beraberimde asla sabredemezsin demedim mi?" dedi. Fazladan ''Sana'' sözü bu sefer ilkine göre sana diyerek azarladı. Hadisi rivayet edenlerden biri olan Süfyan b. Uyeyne dedi ki: Bu daha pekiştiricidir. Bunun içinde ''Sana'' sözünü delil getirdi. Yine gittiler. Nihayet bir memleket halkına vardılar ki, ora ahalisinden yemek istedikleri hâlde kendilerini konuk etmekten çekinmişlerdi. Derken neredeyse yıkılıp düşmek üzere olan bir duvar buldular. O, bunu eliyle işaret ederek doğrultuverdi. Mûsâ -aleyhisselam- Hızır'a: "Bunlar, kendilerine geldiğimiz, bizlere yemek yedirmeyen ve bizleri konuklatmayan bir kavimdir. Sen onların yıkılmaya yüz tutmuş olan duvarına geldin de onu doğrulttun. İsteseydin elbet buna karşı bir ücret alırdın." dedi. Hızır, Musa -aleyhisselam-'a: Bu üçüncü itirazındır. İşte bu, benimle senin ayrılışımızdır. Sana üzerinde sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim, dedi. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- kıssayı buraya kadar hikâye ettikten sonra-: «Ne olurdu sabredeydi de, aralarında geçecek haberlerini Allah bize kıssa yapaydı.» buyurmuştur.

Açıklama: العربية

يقول سعيد بن جُبير إنه أخبر ابن عباس أن رجلًا يُسمى نَوْفًا البَكالي زعم أنَّ موسى الذي كان مع الخضر ليس بموسى المرسَل لبني إسرائيل، إنما هو موسى آخر؟ فقال ابن عباس: (كذب عدوّ الله) وهذا خرج منه مخرج الزجر والتحذير لا القدح في نوف، لأن ابن عباس قال ذلك في حال غضبه وألفاظ الغضب تقع على غير الحقيقة غالبًا وتكذيبه له لكونه قال غير الواقع ولا يلزم منه تعمده. ثم استدل على كذب نوف بأن أبي بن كعب حدثه عن النبي صلى الله عليه وسلم أن موسى قام خطيبًا في بني إسرائيل فسأله رجل: من أعلم الناس؟ فقال: أنا أعلم الناس. وهذا قاله موسى عليه السلام بحسب اعتقاده، فعاتبه الله عز وجل حيث لم يرد العلم إليه، ولم يقل: الله أعلم. فأوحى الله تعالى إليه أنه يوجد عبد من عبادي يسمى الخضر عند ملتقى البحرين هو أعلم منك فقال: يا رب، كيف الطريق إلى لقائه؟ فقال له: احمل حوتًا في وعاء من خوص فإذا فقدت الحوت، فستجد الخضر هناك فانطلق موسى بخادم له يُسمَّى يوشع بن نون، وحملا حوتًا في وعاء من خوص كما أمره الله به، حتى إذا كانا عند صخرة عند ساحل البحر وضعا رؤوسهما على الأرض وناما، فخرج الحوت من الوعاء، واتخذ طريقا إلى البحر وأمسك الله عن الحوت جرية الماء فصار عليه مثل الطاق، وكان إحياء الحوت وإمساك جرية الماء حتى صار مسلكًا بعد ذلك عجبًا لموسى وخادمه، فانطلقا بقية ليلتهما ويومهما فلما أصبح قال موسى لخادمه: آتنا غداءنا لقد تعبنا من سفرنا هذا، ولم يجد موسى عليه السلام تعبًا حتى جاوز المكان الذي أُمر به فأُلقي عليه الجوع والتعب، فقال له خادمه: إننا عندما كنا عند الصخرة فإني فقدت الحوت. فقال موسى: هذا الذي كنا نطلب لأنه علامة وجدان الخضر، فرجعا في الطريق الذي جاءا فيه يتبعان آثارهما اتباعًا، فلما أتيا إلى الصخرة إذا رجل مغطًّى كله بثوب، فسلم موسى عليه، فقال الخضر: (وأنَّى بأرضك السلام) أي: وهل بأرضي من سلام؟ وهو استفهام استبعاد، يدل على أن أهل تلك الأرض لم يكونوا إذ ذاك مسلمين. فقال موسى للخضر: أنا موسى. فقال له الخضر: أنت موسى الذي أُرسل إلى بني اسرائيل؟ فقال موسى: نعم. وهذا يدل على أن الأنبياء ومن دونهم لا يعلمون من الغيب إلا ما علمهم الله تعالى، لأن الخضر لو كان يعلم كل غيب لعرف موسى قبل أن يسأله، وهذا محل الشاهد الذي لأجله ذكر ابن عباس الحديث، ثم قال له موسى: هل أتبعك على أن تعلمني من الذي علمك الله علمًا، ولا ينافي نبوّته وكونه صاحب شريعة أن يتعلم من غيره ما لم يكن شرطًا في أبواب الدين، فإن الرسول ينبغي أن يكون أعلم ممن أُرسل إليه فيما بُعث به من أصول الدين وفروعه لا مطلقًا. فأجابه الخضر بقوله: إنك لن تستطيع معي صبرًا؛ فإني أفعل أمورًا ظاهرها مناكير وباطنها لم تُحط به. ثم قال له: يا موسى إني على علم من علم الله علمنيه لا تعلمه أنت، وأنت على علم علمكه الله إياه لا أعلمه. فقال له موسى: ستجدني إن شاء الله صابرًا معك غير منكر عليك، ولن أعصي لك أمرًا. فانطلقا يمشيان على ساحل البحر ليس لهما سفينة، فمرت بهما سفينة فكلموا أصحاب السفينة أن يحملوهما فعرف أصحابُ السفينة الخضر فحملوهما بغير أُجرة، فجاء عصفور فوقف على حرف السفينة فنقر نقرة أو نقرتين في البحر، فقال الخضر: يا موسى ما نقص علمي وعلمك من علم الله إلا كنقرة هذا العصفور في البحر. فقصد الخضر إلى لوح من ألواح السفينة فنزعه بفأس فانخرقت السفينة ودخل الماء، فقال له موسى عليه السلام: هؤلاء قوم حملونا بغير أجر قصدت إلى سفينتهم فخرقتها لتُغرق أهلها. قال الخضر مذكِّرًا له بما قال له من قبل: ألم أقل إنك لن تستطيع معي صبرًا. قال موسى: لا تؤاخذني بنسياني ولا تضيق عليَّ، فإن ذلك يُعَسِّر علي متابعتك. فكانت المسألة الأولى من موسى عليه السلام نسيانًا. فانطلقا بعد خروجهما من السفينة، فإذا هم بغلام يلعب مع الغلمان فأخذ الخضر برأس الغلام فاقتلع رأسه بيده، فقال موسى للخضر عليه السلام: أقتلت نفسًا طاهرة من الذنوب، لم نرها أذنبت ذنبًا يقتضي قتلها، أو قتلت نفسًا فتُقتل به. فقال الخضر لموسى عليهما السلام: ألم أقل لك إنك لن تستطيع معي صبرًا. بزيادة «لك» في هذه المرة زيادة في العتاب، ولذلك قال سفيان بن عيينة أحد رواة الحديث: وهذا أوكد. واستدل عليه بزيادة «لك» في هذه المرة. فانطلقا حتى مرَّا بأهل قرية فطلبا منهم الطعام فامتنعوا أن يضيفوهما، ولم يجدوا في تلك القرية ضيافة ولا مأوى، فوجدا فيها جدارًا قد أوشك على السقوط والانهيار فأشار الخضر بيده فأقامه، فقال موسى للخضر: لو شئت لأخذت عليه أجرًا فيكون لنا عونا على سفرنا. فقال الخضر لموسى عليه السلام: هذا الاعتراض الثالث سبب للفراق بيني وبينك. قال النبي صلى الله عليه وسلم: يرحم الله موسى لقد أحببنا وتمنينا أن لو صبر حتى نستزيد مما دار بينهما من العلم والحكمة.

  • للعالم أن يكذب ويخطئ من يذكر شيئا بغير علم.
  • صحة الاحتجاج بخبر الواحد.
  • استحباب الحرص على الازدياد من العلم والرحلة فيه ولقاء المشايخ وتحمُّل المشاق في ذلك.
  • الخضر فيه قولان: الأول أنه نبي مرسل، وهو الراجح، والثاني أنه ولي.
  • ينبغي اعتقاد كون الخضر نبيا لئلا يتذرع بذلك أهل الباطل في دعواهم أن الولي أفضل من النبي، مع أنه لو كان وليا لما كان فيه دلالة على التفضيل المطلق.
  • أن الأنبياء ومن دونهم لا يعلمون من الغيب إلا ما علمهم الله -تعالى-، إذ لو كان الخضر يعلم كل غيب لعرف موسى قبل أن يسأله، قال -تعالى-: (عالم الغيب فلا يُظهر على غيبه أحدا، إلا من ارتضى من رسول).
  • الله يفعل في ملكه ما يريد ويحكم في خلقه بما يشاء مما ينفع أو يضر فلا مدخل للعقل في أفعاله ولا معارضة لأحكامه بل يجب على الخلق الرضا والتسليم.
  • لا حجة في هذه القصة على أن الخضر أفضل من موسى، بل موسى أفضل من الخضر.
  • أحكام الله تعالى لا تُعلم إلا بواسطة رسله السفراء بينه وبين خلقه.
  • في هذه القصة حجة على صحة الاعتراض بالشرع على ما لا يسوغ فيه، ولو كان مستقيمًا في باطن الأمر.
  • جواز دفع أغلظ الضررين بأخفهما.
  • الإغضاء على بعض المنكرات مخافة أن يتولد منه ما هو أشد.
  • إفساد بعض المال لإصلاح معظمه.
  • جواز طلب القوت وطلب الضيافة.
  • قيام العذر بالمرة الواحدة وقيام الحجة بالثانية.

Konular

Hata bildir

Daha fazla